SANA DOKUNDU MU?

2477 Kelimeler
İLKYAZ Sessiz bir akşam yemeğiydi ama sessizlik huzurdan değil, bekleyiştendi. Boran’ın çevresi salonun tam ortasında toplanmıştı; ağır koltuklar, kalın perdeler, pahalı ama ruhsuz eşyalar… Hepsi bu masanın etrafında anlamsızca susuyordu. Onlar için özenle hazırlanmış sofradaydık. Çatal bıçak sesleri bile ölçülüydü. Herkes yemeğini yerken benim kalbim, göğüs kafesime sığamayıp kendini ele vermeye çalışıyordu. Havada keskin bir şey vardı. Barut değil, kan değil… Ama ikisinin de vaadi gibi. Güç ve tehlike birbirine karışmış, ağır bir koku gibi ciğerlerime doluyordu. Bir çıt sesi çıkarsam, bakışların üzerime çullanacağını biliyordum. Burada hata kaldırılmazdı. Burada insanlar sessizce yok olurdu. “İlkyaz… Tuzu uzatır mısın karıcığım?” Boran’ın sesiyle irkildim. Ortadaki tuzu alıp ona uzattığımda dudağının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Bu bir gülümseme değildi. Daha çok her şey kontrolüm altında der gibi bir işaretti. “Teşekkür ederim.” Başımı sallayıp dudaklarımı yukarı kıvırdım. Sahteydi. O kadar sahteydi ki ben bile inanmadım. “İşler nasıl gidiyor, Boran?” Erkek sesi masanın diğer ucundan geldi. Yaşlıydı adam. Sesi yumuşak ama altında yılların kiri vardı. Boran çatalını bıraktı, başını kaldırdı. Omuzlarını dikleştirdi. Bir anda salon daraldı sanki. “Gayet iyi gidiyor, amca.” Bu kadar. Ne işten bahsedildi ne de ayrıntıdan. Ama kelimelerin arasından sızan şey açıktı. Yasal olmayan, temiz olmayan, geceleri uyutmayan türden işler… Ne olduğunu bilmiyordum. Bilmek de istemiyordum belki. Ama o masada otururken şunu net hissediyordum: Bu yemek masası değildi. Bu bir güç gösterisiydi. Masadaki sessizlik Boran’ın cevabından sonra biraz gevşedi ama bu, rahatlama değildi. Daha çok avını koklayan insanların sabrıydı. “Genişliyoruz yani,” dedi bu kez sakallı, kalın sesli bir adam. Çatalını tabağa bırakmadı, gözleri Boran’ın üzerindeydi. “Bazı bölgelerde.” diye karşılık verdi Boran sakin bir tonla. “Kontrolü kaybetmeden.” Kontrol. Kelime masanın ortasına bırakıldı. Kimse üstüne alınmadı, kimse sorgulamadı. Sanki herkes neyin kontrolünden bahsedildiğini çok iyi biliyordu. Ben bilmiyordum. Ama midemdeki o tuhaf kasılma, bunun bir şirket toplantısı olmadığını fısıldıyordu. “Risk artıyor,” dedi yaşlı adam. “Eskisi gibi sessiz değil ortalık.” Boran hafifçe gülümsedi. Bu kez bana değil, masaya. “Risk her zaman vardı, amca. Biz sadece gürültüyü doğru yere yönlendiriyoruz.” Bir başkası lafa girdi: “Yeni sevkiyat ne zaman?” Sevkiyat. Kelime kulağıma çarptı. Ne sevkiyatı olduğunu bilmiyordum. Sormadım. Kimse de açıklama zahmetine girmezdi zaten. “Zamanı gelince,” dedi Boran kısa bir kesmeyle. “Şimdilik herkes kendi alanına baksın.” Bu bir ricadan çok emirdi. Farkında olmadan elimdeki bardağı biraz fazla sıktığımı hissettim. Camın soğukluğu avucuma yapışmıştı. Masadakiler başlarını salladı. Kimse itiraz etmedi. Kimse “neden” demedi. “Akıllıca,” dedi biri. “Boran doğru düşünür,” diye ekledi bir diğeri. İsmine böyle güvenle tutunmaları içimi ürpertti. Benim için Boran hâlâ akşamları eve gelen, kravatını gevşeten adamdı. Ama bu masada… Bu masada başka bir Boran vardı. Daha ağır. Daha tehlikeli. Boran bir anlığına bana baktı. Bakışı kısa sürdü ama yeterince netti. Buraya ait değilsin. der gibiydi. Ya da belki fazla şey hissetme. Başımı eğip tabağımdaki yemeğe baktım. İştahtan eser yoktu. Konuşulanların ne anlama geldiğini bilmiyordum. Bilmek istemiyordum. Ama şunu çok iyi anlıyordum: Bu masada alınan kararlar, insanların hayatlarını değiştiriyordu. Yemek ilerledikçe konuşmalar da daha serbest dolaşmaya başladı. Tabaklar yarılandıkça kelimeler sertleşiyor, sesler alçalıyordu. “Alt tarafta sorun çıkaranlar var,” dedi köşedeki adam. “Yeni isimler… Sabırsız.” Boran çatalını yavaşça tabağa bıraktı. O küçük hareketle herkes sustu. Bunu fark ettim. İstesem de istemesem de. “Sabırsız olan yanar,” dedi sakince. “Kurallar değişmedi.” “Değiştirmeyi düşünenler var,” diye üsteledi adam. Boran başını hafifçe yana eğdi. “O zaman düşünmeyi bırakırlar.” Bu kadar. Ne tehdit vardı cümlede, ne yükselen bir ses. Ama masanın etrafındaki bedenler gerildi. Birkaç kişi başını öne eğdi. Sanki karar verilmişti ve artık tartışmaya kapalıydı. Yaşlı adam boğazını temizledi. “Eskisi gibi değil Boran,” dedi. “Her yer göz.” “Göz her zaman vardı,” diye karşılık verdi Boran. “Biz sadece karanlıkta hareket etmeyi biliyoruz.” Karanlık. Yutkundum. Kelimeler net değildi ama hisler fazlasıyla açıktı. Yasal olmayan, anlatılmayan, dosyalara girmeyen bir dünya… Ve ben bu dünyanın sadece gölgesini görüyordum. “Kadınlar ve çocuklar mesele olmasın,” dedi başka biri aniden. Sesindeki ciddiyet midemi daha da sıktı. Boran hiç beklemeden cevap verdi: “Benim masamda o konu kapanır.” Bir duraksama oldu. Sonra başlar sallandı. Kimse itiraz etmedi. O an şunu anladım: Boran sadece dinlenen biri değildi. Sınır koyan biriydi. Ve o sınırlar, burada kanun gibiydi. Boran bana döndü. “İlkyaz, iyi misin?” dedi, sesi bir anda yumuşayarak. Bu geçiş… Beni sersemletti. “İyiyim,” dedim hızlıca. “Biraz başım döndü.” “Yemek ağır geldi,” dedi masaya dönerek. “Tatlıdan sonra kalkarız.” Kimse buna karşı çıkmadı. Kimse “biraz daha oturalım” demedi. Sanki akşamın bitiş saatini de o belirlemişti. Tatlılar geldiğinde konuşmalar kesildi. Kararlar çoktan alınmıştı. Sözler değil, bakışlar konuşmuştu. Ben tatlıdan bir kaşık aldım ama tadını hissetmedim. Çünkü artık emindim: Boran’ın işi bir meslek değildi. Bir dünyaydı. Ve ben, o dünyanın kapısında duruyordum. İçeri girmeden ama çıkmanın da o kadar kolay olmadığını sezerek. Yaşadığım mide bulantısıyla gözlerimi kırpıştırdım. Bakışlarım herkesin yüzünde tek tek gezinirken sertçe yutkundum. Masanın üzerindeki ağırlık, bakışlardaki sessiz tehdit boğazımı sıkıyordu. “İzninizle…” diyerek masadan kalktım. O sırada bileğimde bir dokunuş hissettim. Bora beni kendine çekti, gözlerimin içine baktı; tek kaşı yavaşça kalktı. O bakış bir soru değil, bir kontroldü. “Midem kötü oldu… Bırak lütfen,” diye fısıldadım. Parmaklarını bir an tereddüt eder gibi gevşetti. Neredeyse koşar adımlarla banyoya girdim. Kapıyı kapatıp kilitledim ve eğildim. Yemek gerçekten ağır gelmişti. Midem zaten bildiğim bileli hassastı. Yediğim yağlı yiyecekler hemen dokunur, mide bulantısı yapardı. Öğürmeye başladım. Yediğim her şeyi çıkarırken elim ayağım titriyordu; bedenim beni yarı yolda bırakmıştı. Derin nefesler alıp verirken doğruldum ve sifona bastım. Ağzımı çalkaladım. Başımı kaldırdığımda aynadaki yansımama baktım. Gözlerimin içi yorgun, sönük görünüyordu. Buraya geldiğimden beri, Boran’ın esareti altında kaldığımdan beri gerçekten yorulmuştum. Islak avuçlarımı boynuma sürerek kendime gelmeye çalıştım. Banyodan çıktığımda karşılaştığım silüetle nefesim kesildi. Sırtım kapıya çarptı. Bana doğru adımladı, bedenimi sertçe içeri doğru itti. “Bor—” Avucunu dudaklarıma bastırdı. Sırtımı duvara yasladığında bedenim istemsizce titremeye başladı. “Boran yok,” dedi sakin, neredeyse fısıltı gibi bir tonla. “Doruk var.” Sözleri yüzüme dökülürken tiksintiyle baktım yüzüne. Göğsünden itmeye çalıştım. Karşılığında bileklerimden kavradı, kollarımı başımın üzerinde sabitledi. Gücü acıtmak için değil, çaresizliği öğretmek içindi. Korkuyla gözlerimi açtım. Sıcak nefesini boynumda hissettim. “Boran iti ağzının tadını biliyor…” dedi. Dilini kulak mememde hissettiğim an titredim. Bu titreme korkudandı. “Önceki karısı da güzeldi… Şimdi sen, sen de güzelsin.” Sözleri karanlık gibi üzerime kapandı. Kaçacak yer yoktu. “Bırak…” Kelimeler avuçlarının arasında ezildi, boğuklaştı. Gözlerim nemlenirken dudaklarını şah damarıma bastırdı; nabzımı değil, korkumu dinliyordu. “Benim olmaya ne dersin?” diye fısıldadı. Sertçe yutkundum. “Benim karım olmaya, benim çocuğumu taşımaya ne dersin?” Fısıltısı yükseldikçe kalbim göğsümü yumrukluyor, bedenim alarm veriyordu. Dizimi usulca kaldırdım; sonra tüm gücümle kasıklarına vurdum. Bileklerimdeki parmaklar bir anlığına yumuşadı. O boşlukta göğsünden sertçe ittim. Banyodan fırladım. Topuklarım zeminde kayıyor, her adımda düşecek gibi oluyordum. Nefesim parçalıydı. Korku dolu soluklarla merdivenlere yöneldim, yukarı kaçtım. Gözlerim fal taşı gibi açıktı. Elimi göğsüme bastırmış, nefes almaya çalışıyordum. Hızla ayaklandım. Ayağımdaki topuklu ayakkabıları çıkarıp odaya doğru adımlarken anneanneyi görmemle irkildim. Dizlerim hâlâ bana ait değildi. “Uyyy! Kızum, bu hâlun neydur böyle?” dedi. Sesindeki telaş, benim içimdeki dağınıklığa çarptı. Kolumdan tutup yürümeme yardım etti. “Oy oy… benum güzel kızuma ne oldi ha, niye böylesun?” Beni yatak odasına götürdüğünde nefeslerim titrek titrek çıkıyordu. Bedenimi yatağa bıraktığında usulca yanıma oturdu. O yumuşaklık, biraz önce yaşadığım sertliğe hiç benzemiyordu. “İyiyim anneanne, merak etme,” dedim. Yüzüme yerleştirdiğim gülümseme o kadar yapaydı ki, ben bile inanmadım. Ama zihnim hâlâ banyodaydı. Az önce olanların ağırlığı üzerimden kalkmamıştı. Doruğun, Boran salondayken bana bu kadar kolay yaklaşabilmesi… Beni banyoya itecek kadar cesur olması… Haftalar önce Boran onun kafasına silah dayadığında tir tir titriyordu. Kelimeler ağzından dökülmüyor, gözlerini bile kaldıramıyordu. Şimdi ise… Sanki Boran’ın evinde değilmiş gibi. Sanki Boran’ın masasında oturmamış gibi. Nasıl Boran’ın karısına bu şekilde davranabilirdi? Nasıl bu kadar yakınlaşabilirdi? Sorular beynimin içinde dönüp dururken korkum ağırlaştı. Anneannenin sıcak avucunu dizimde hissettim. Dokunuşu gerçekti, güvenliydi. “Kızum,” dedi alçak bir sesle, “Boran mi üzdi yoksa senu?” Cevap veremedim. Çünkü mesele Boran değildi. Mesele, onun yokluğunda cesaret bulan karanlıktı. Kapı açıldığında başımı kaldırdım. Boran içeri girmişti. Kaşları çatık, yüzü sertti. “Nereye kayboldun bir anda?” diye sorduğunda kuruyan dudaklarımı ıslattım. “Midem bulanıyordu… kötüydü,” dedim. Gözlerinin içine endişeyle baktım. Sanki tek bir kelime fazla etsem, az önce yaşanan her şey yüzüme vurulacaktı. Gözlerine bakmaya bile utanıyordum. “Kot kafali uşak!” Anneannenin sesi bir bıçak gibi havayı yardı. “Kizu ne diye sıkıştıraysun?” İrkilerek kıkırdadım; refleks gibiydi. Korkuyu saklama çabası. “Anneanne!” dedi Boran, ceketini omuzlarından sıyırırken. Sesi sertti, sabrı ince bir ip gibi gerilmişti. “Sen de iyice gelinim de gelinim der oldun. Bir şey mi diyoruz? Alt tarafı soru soruyoruz.” “Soru mi soraysun, yoksa hesap mi soraysun bellu değildur!” diye yükseldi anneanne. Gerginliği odaya yayıldı. “Gönderdun mi misafirleruni?” “He anneanne he! Gönderdum, oldu mi? Rahat ettun mi?!” Boran’ın sesi yükseldiğinde dudaklarımı birbirine bastırdım. Kapı sertçe kapandı. Boran içeri girdiğinde anneanne doğruldu, bakışlarını üstüne dikti. “Ula Boran,” dedi kaşlarını çatarak, “bu kizun niye böyle beti benzi atmiş? Az evvel merdivenden inerken dizleri titreyirdu.” Boran ceketini sandalyenin arkasına attı. “Anneanne, büyütme ha. Midem bulaniyur dedi, o kadar.” “Hee, hee…” diye homurdandı anneanne. “Hep mideler bulaniyi sizun evde. Kizun yüzüne bak, ak gibi olmuş. Korkutaysunuz kizu.” Boran dişlerini sıktı. “Kim korkutmiş? Ev benum evum. Kimse kimseyi sıkıştırmayi.” “Ula konuşma öyle!” diye çıkıştı anneanne. “Ben bu kizu durup dururken titrerken gördum mi? Gözlerun nereye bakayur senun?” Boran başını çevirdi, sesi sertleşti. “Anneanne, misafir vardı. İş vardı. Her şeyin ortasinda hesap sormayasun.” “Hesap sormayrum,” dedi anneanne, bastonunu yere vurur gibi. “Uyarayrum. Bu kiz gelinim. Sahipsuz değil.” Oda bir an sessizliğe gömüldü.Boran derin bir nefes aldı. “Tamam,” dedi kısık bir sesle. “Tamam anneanne. Gönderdum hepsini. Ev sakin.” Anneanne bana baktı, avucunu dizime koydu. “Bak kizum,” dedi yumuşayarak, “kim seni üzeysa bana diyeceksun. Ben kizumi ezdurmem.” Boran gözlerini bana çevirdi. Bakışı sertti. Okunmuyordu. Anneanne odadan çıktığında dudaklarımı dişlerimin arasına aldım. Tedirginlik midemde düğüm düğüm büyüyordu. Söylesem mi, söylemesem mi… Karar veremiyordum. Ama o adamın söyledikleri— Zihnimin içinde yankılanıyor, kulaklarımdan gitmiyordu. Ellerimi yumruk yaptım. Parmaklarım acıyordu ama umurumda değildi. Bu evde yaşıyorsam, can güvenliğim tehlikede olmamalıydı. Mantığım bunu söylüyordu. Korkum ise daha yüksek sesle konuşuyordu. Bana inanmamasından korkuyordum. Gözlerimin içine bakıp “abartıyorsun” demesinden, her şeyi içime gömmemi istemesinden… En çok da susmak zorunda kalmaktan. Titrek nefesler alıp verirken Boran’ın sesini duydum. “Senin neyin var, İlkyaz?” O an ter tüm bedenimden süzüldü. Sanki bir anda herkes susmuş, dünya durmuştu. Kalbim kulaklarımda atıyordu. Sessizdim. Sessizliğe gömülmüştüm. Başımı kaldıramıyordum. Tek bir kelime bile edemiyordum. Neden bu kadar korktuğumu ben bile bilmiyordum; sadece korkunun içimde büyüdüğünü hissediyordum. “İlkyaz?” Sesi sertti. Keskin. Kaçacak yer bırakmayan bir tondu. Titrek bir nefes aldım, boğazımdaki düğümü zorla bastırarak başımı kaldırdım. Gözlerinin içine baktım. Kaşları çatılmıştı. Mavi bakışları gecenin karanlığını almış, sertleşmişti. Birkaç adımda yanıma geldi. Çenemden tutup başımı biraz daha kaldırdığında bakışlarından kaçamadım. “Neyin var diyorum,” dedi. “Cevap ver bana.” Dudaklarım titriyordu. “Masada bir şey mi oldu?” diye devam etti. “Yemekler çok mu dokundu midene? Hastaneye gidebiliriz.” Sesi cümlenin sonlarına doğru değişmişti. Sertliğin altından bir endişe sızıyordu. Ama ben hâlâ susuyordum. Sadece bakıyordum. Donmuş gibiydim. “İlkyaz!” dedi sertçe. “Bana cevap ver diyorum sana!” Sesini yükselttiğinde ciğerlerim yanmaya başladı. Sanki oksijene hasret kalmıştım. Göğsüm daraldı. Derin bir nefes aldım; yetmedi. Bir tane daha aldım. Başımı biraz daha kaldırdım. Gözlerinin içine baktım. “Ben…” diye mırıldandım. Sesim ürkekti, yabancıydı. “Benim sana bir şey söylemem lazım ama…” “Ama ne?” Bu kez sesi daha dikkatliydi. Daha temkinli. Ve o an anladım: Söyleyeceğim şey, bu evdeki dengeleri değiştirebilirdi. “Ama bana kızmayacaksın…” dedim. Korkuyla mavi gözlerinin içine bakıyordum. Kaşları anında çatıldı. Yanıma oturdu, kolumdan tutup kendine doğru çekti; hareketi sertti ama kontrolsüz değildi. “Kızacağım bir şeyse sakın söyleme, İlkyaz!” diye dişlerinin arasından tısladı. “Kızacağın bir şey mi bilmiyorum ama… ama…” Boğazıma koca bir yumru oturdu. Nefesim düzensizleşirken kolumdaki elini tuttum, sanki bırakırsa düşecektim. “İlkyaz…” diye fısıldadı bu kez. Sesi alçalmıştı ama tehlikeliydi. “Söyle artık.” “Ben… hani masadan kalktım ya…” diye fısıldadım. Sesim bana bile ait değildi. “Eee?” dedi sabırsızca. “B-ben… midem çok bulandığı için lavaboya gitmiştim.” Kesik kesik nefesler alıyordum. O ise yüzüme kilitlenmiş, kaşları çatık dinliyordu. “Bir şey mi oldu, İlkyaz. Söyle.” Dilimin damağıma yapıştığını hissettim. “Kapıyı açtığımda…” dedim ve duraksadım. Dudaklarımı ısırdım. “Birisi beni içeri itti… ve çığlık atmamam için dudaklarımı kapattı.” O an gözleri karardı. Bunu net gördüm. Yüz hatları sertleşti, çenesi kilitlendi. Vücudundaki kasların birer birer gerildiğini fark edince yutkundum. “Kim?” diye fısıldadı. Yüzüme yaklaştı. Parmaklarını çeneme sardı, yüzümü kendine çevirdi. “Kim?” dedi daha sert. “Söyle İlkyaz. Sakın korkma… sakın korkma, sana dokundu mu söyle!” “Korkutuyorsun beni…” dedim. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu. “Uzaklaş lütfen… senden korkuyorum şu anda.” Bir anda geri çekildi. Hızla ayağa kalktı. Odanın içinde öfkeyle dolaşmaya başladı. Nefesi sertti. Yumruğunu duvara indirdiğinde çıkan sesle irkildim. “Ben biliyorum…” diye kükredi. “Ben kim olduğunu çok iyi biliyorum!” Sandalyeyi tek hamlede devirdi. Bedenim korkuyla titrerken yeniden bana yaklaştı. Belimden kavrayıp beni kendine çekti. “Doruk mu?” diye fısıldadı kulağıma. İrkilerek avuçlarımı omzuna koydum. “Şşş… tamam, tamam,” diye fısıldadı bu kez. Sesini zorla yumuşatıyordu. Sırtımı sıvazladı. “Sakin ol. Ne dedi sana yavrum? Söyle. Korkma benden. Sana zarar verecek değilim.” “Bana…” dedim, sesim çatladı. “Bana karım olmayı istemez misin dedi. Sonra da… benim çocuğumu taşımak istemez misin dedi, Boran.” Başımı göğsüne bastırdı. Saçlarımı ağır ağır okşadı. “Tamam…” dedi. “Tamam… korkma.” Ama sesindeki sakinlik, fırtına öncesi sessizlikti. “Onu mahvedeceğim.” Sesi tehditkâr bir tona büründü. Kelimeler dudaklarından değil, dişlerinin arasından dökülüyordu. “Sana dokunduğuna pişman edeceğim. Benim karıma dokunmak ne demek, ona göstereceğim,” diye kulağıma hırladı. Gözlerimde biriken yaşlar usul usul süzülmeye devam ederken dudaklarımı ısırdım. Kalbim göğsümde düzensiz atıyordu. “Ama o senin kuzenin,” dedim. Sesim kısıktı ama bakışlarım kaçmadı; gözlerinin içine uzun uzun baktım. Bakışları kısıldı. Yüzüme doğru usulca yaklaştı. Aramızdaki mesafe tehlikeli bir çizgiye indi. “Kuzenim olması,” dedi dişlerinin arasından tıslayarak, “benim karıma dokunduğu gerçeğini değiştirmiyor, İlkyaz.” Sesi ağırlaştıkça odadaki hava daha da koyulaştı. “Kuzenim dahi olsa…” diye devam etti. “İhaneti affetmem.” Son kelimeyle birlikte içimde bir şey ürperdi. Tüylerim diken diken olmuştu. Bu bir öfke değildi sadece. Bu, durdurulması zor bir karardı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE